Rahime Kaya's profilerahimekayaPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
March 02 DUYURU-BİLGİLENDİRMEYAZAN LİNKLERİ TIKLAYIN LÜTFEN. GEREKLİ BİLGİLERE ULAŞACAKSINIZ.
SKLERODERMA VE POLMONER HİPERTANSİYON HASTALARI iÇİN LİNK ADRESİ...
******************************************************
January 26 ŞİİRFarkındalık Farkındalık 31-01-2008
Neden Varsın Sevmek için yüreğin,
Rahime Kaya
Ala namussuzluk nedir 4 832ALA NAMUZSUZLUK NEDİR4
Hala Adam gibi yaşatmamak Adam gibi yaşayamamaktır. Türkçesi:Hala çıkmaz sokakta yol arayan kalbi mühürlülere yol tarifidir.... Özay Sağlam
İNSAN OLMANIN ERDEMİ
İnsanın neden yaratıldığını, varolluğunu ve bu dünyada kimim, gibi soruları kendisine sürekli sormalı ve kendince bir cevap bulmalı. . Benim bulduğum cevap şudur; İnsan insana emanet edilmek için yaratılmıştır. Her kişi bir diğerinden sorumludur. Siz insanı ister tanıyın isterseniz tanımayın insansa söz konusu olan, o size verilmiş sessiz emanettir. Bazen beşeri duygularımız öne geçer ve insanı seçeriz. Yakınımızı, dostlarımızı, arkadaşlarımızı ilkler sırasına alırız. Bu bize doğru gibi gelir. Oysa yaradan bunun böyle olmasın istememiştir, her kişiyi eşit tutmuştur. Biz kendimizi yaradan sanarak insanda kendi istediğimiz özelliklerin olmasını isteriz. Eğer bize benzemezse, bizim gibi düşünmez ve hissetmezse kişi onu hemen dışlarız, karalarız. Kendimizi yargıç ederiz. Bizler insanın yaradılış özelliğine saygı duyarak insanları olduğu gibi kabul etmek erdemine erişmediysek, her zaman ve her yerde kendimiz haklıyızdır. Asla karşıdaki kişilerin penceresinden dünyaya bakmak zahmetine girmeyiz. Bu nedenle seçtiklerimiz, seçeceklerimiz ve de acı olanı harcadığımız kişiler, bizim irademizle oluyor. Tabi bunları yaparken aldığımız eğitimin, yaşadığımız sosyal çevrenin etkisi azımsamamalı.. İşimize gelirse hoş görü ve anlayış gösteririz, gelmezse onu da yapmayız. Ve yaratılmış en değerli varlık olan insanı boğazlamak, çiğnemek, ezmek için elimizden geleni yaparız.
Bu halimizden çıkmadığımız, insana kucak açmadığımız, iyiliğe yürekten çaba harcamadığımız ve eksik aramak yerine tamamlamak; Kusuru açmak yerine örtmek; göründüğümüz gibi olmak ve olduğu gibi görüneni kabul etmezsek asla “İNSAN” olmamışızdır. Ancak kendimizi insanız diye kandırarak yaşarız.
25.Mart.2008
Tüm yazıların her türlü yayın hakkı Rahime Kaya'ya aittir.
Söz çok anlamlıydı, paylaşmak istedim.
***********************************************
Benim bilinçlenme ve farkındalık düzeyimde katkısı olmuş bu kitabın özetini burada sizlerle paylaşmak istedim. Faydalı olacağını umut ediyorum. 9 KEHANET1. Bilgiler birbirini izler. Rastlantılara dikkat et,bu rastlantılar bize yaptığımız her şeyin altında daha başka şeylerin, Ruhsal bir şeylerin yattığını duyumsatır. Rastlantıları ciddiye Aldığımız zaman birinci bilgi oluşuyor.2. İkinci bilgi, gerçeklerin farkindaligi üzerine kurulmuştur.“Neden yasıyorsun?” bunu cevapla, dünya sadece ruhsal ve mistik anlamda çalışır. Maddesel olarak olanaklarla hayatta kalabileceğimize inandığımız için bunu sağlamak için, yerimizi sağlamlaştırıp, güvenliğimizi korumaya çalışırız ve tüm dikkatimizi evrenin kontrolüne odaklarız. Oysa simdi ruhsal uyanış ve açıklığımız sayesinde gerçeklerin farkına varmaya başladık.3. Bu bilgi, yasama yepyeni bir bakış açısı getirmektedir. 4. Dördüncü bilgiye göre yasamda enerji kesintisi ancak daha yüksek bir kaynakla bağlantı kurduğumuz zaman tedavi edilebilir. Biz ona karsı açılabilirsek EVREN bütün gereksinimlerimizi sağlayabilir. Enerjiyi önce besinlerden alırsın. Yiyeceklerden aldığın enerjiyi tümüyle özümseyebilmek için, önce yediklerini beğenmelisin.Lezzet bu isin anahtarıdır. Lezzetin tadına varmalısın. Yemekten önceki duanın sebebi de budur. Farkindaligi sağlar. Sadece yiyecek bulduğumuza şükretmek için dua etmeyiz, Vücudun besindeki enerjiyi iyice özümsemesi için de dua ederiz. Yemek yemeyi bir deneyim haline dönüştürmek gerekir.Yemek yemek ilk adimdir, bu yolla kişisel enerjinizi arttırdıktan sonra, diğer nesnelerdeki enerjilere karsı daha duyarlı olabiliyorsun ve bundan sonra yemek yemeden bu enerjiyi özümsemeyi öğreniyorsun. Çevremizdeki her şey enerjidir. Ne var ki; hepsinin türü değişiktir. İste bu yüzden bazı yerler enerjiyi diğer yerlerden daha fazla artırır. Bu senin seklinin uyumuna bağlıdır.Önce enerji alanlarini görmeye basliyorsun, bunun için; * Dikkatini çevreye yönelt. * Enerji ile dolmaya başlayınca, çevrendekilerin nasıl göründüklerine bak. * Bunu gördüğün her varlığı göz önüne getirerek yap. * Essiz güzellikleri özümse. * Bitkilerin ışımaya başladığını düşün. * Ne kadar uzakta olursa olsun her şeyin yakınında olduğunu hisset, dokun, bağlantı kur. * Nefes al ve enerjiyi içine çek. Bu noktada hissettiğin SEVGI. Bunun için kendini zorlamaya gerek yok, o kendiliğinden ortaya çıkar. Sevginin içine girmesine izin ver* Nesnelerin (sadece nesnelerin değil ayni zamanda bunu insanlar içinde yapabilirsin) güzelliklerini, essizliklerini takdir edince enerji alıyorsun, hislerin sevgi düzeyine yükselince, gönüllü olarak enerjini geri veriyorsun. Bu mistik bir deneyimdir ve bunu kısacık bir Anda yakalayabilirsin. Bu herkesten ileriye sıçrayabilmek ve geleceğe göz atabilme durumudur. Bu durum ne yazık ki uzun süre korunamaz. Bilinci normal düzeyde olan bir insanla konuşmaya çabalayınca ya da halâ çatışmaların sürdüğü bir dünyada yasamaya çalısınca, bu ileri durumdan sıyrılır ve tekrar kendi eski düzeyimize döneriz.Bundan kurtulabilmek için gördüklerimizi, hissettiklerimizi yeniden, yeniden tekrar etmeliyiz. Böylece her seferinde biraz daha sonsuz bilince doğru ilerlemeye baslarız. Çünkü rastlantıları sağlayan iste bu enerjidir ve rastlantılar sürekli bir temele dayanan, yeni bir düzeyi gerçekleştirmemize yardımcı olurlar.5. Bu bilgi, insanların diğerlerini kontrol altına alıp, öğrendiklerimizi kontrol etmekle baslar. Dramalarin farkında ol. Bunlardan bir kez kurtulduğunda, kendini daha yüksek seviyedeki evrimsel kimliğinde bulursun. Gözünü açıp gerçek kimliği bulmak gerekir.İnsanlar kendi tarihsel durumları içine doğarlar ve hayatta destekleyecek bir nesne bulurlar. Başka bir amacın peşinde kosan diğer bir insanla birlikteliği oluştururlar. Bu beraberlikten çocuklar doğar ve rastlantıların önderliğinde, bu iki durumu birleştirip daha yüksek sentezlere varırlar. Burada önemli olan, enerji ile her doluşta hayati daha ileriye götürecek bir rastlantı meydana gelir ve bu düzeydeki enerji içselleştirilir. Böylece daha yüksek titreşimlerde varlık sürdürülür. İnsanlar Evrimlerine böyle devam ediyorlar. Şimdiki süreçte bunun hızlandırılması gerçekleşecek. Bir kez hayatin ne olduğunu anlamak bu noktada önemli. NOT:Sık, sık durup gerekli enerjini tekrar toplamayı sakin unutma. Her zaman enerji dolu ol ve sevgi konumunda kal. Bir kez sevgi Konumunu elde ettin mi, hiç bir şey ve hiçbir kimse sendeki enerjiyi çekip alamaz. Aslında, senden tasan enerjinin yarattığı akıntı ayni oranda enerjiyi senin içine çeker. Enerjin asla tükenmez. ancak enerjinin tükenmemesi için, hep onun işlevlerinin bilincinde olmalısın. Bu özellikle insanlarla karşılıklı etkileşim içindeyken çok önemlidir.
November 18 skleraderme ve benSKLERODERMA VE BEN
Merhabalar, Hastalığımın geçirdiği aşamaları sizlerle paylaşmak istedim. Olabildiğince kısa yazmaya çalıştım. Ruhsal durumumu bilinçli olarak çıkardım öne ve sizlerle daha iyi bağ kurabileceğime inandım. Daha kısa ve yüzeysel yazarsam yeni hastalara haksızlık edebilirdim. Ben Anadolu’da sklerodermayı en ağır geçiren ve Otoimmune hastalıkların birçoğunu beraber yaşayan az sayıda ve eski hastayım. Yazımı tamamıyla okumayan kişiler için karamsar olarak değerlendirilebilir. Oysa benim amacım yaşadıklarımı anlatarak, sizlere güç vermek, yılgınlığı kabul etmemek, inadına yaşamak tutkusunu sunmaktır. İnsan yaşamının iniş ve çıkışları vardır, bu hasta kişilerde daha sık ve fazla görülebilir. Bazen öyle kötü olursunuz ki, ruhunuz yerlerde sürünür. Ama olay çözümlenince dirilirsiniz, silkinirsiniz, kahkahalar atarsınız. Hastalığı kabullenip yaşam biçiminiz olarak gördüğünüz zaman sorun kendiliğinden bitmiş olacaktır. Yirmi üç yıla rağmen inişleri çok az olan kişiyim. Hastanede ‘’sende hasta mısın’’ sorusuyla karşılaşıyorum. Fiziksel olarak hasta olduğum görünüyor ama ruhumun sağlam olması bu sorunun sorulmasına neden oluyor. Lütfen yazımı sonuna kadar okuyunuz, orada yararlı olacağını sandığım bilgiler ve inadına yaşamak mesajları bulacaksınız. Sizlerde yaşadıklarınızı, tedavi edilişinizi yazarsanız kendimize ve yeni hastalara faydalı olabiliriz. Yaratan hepimizin yardımcı olsun, kolay geçirmemizi nasip etsin. Hacettepe Ü. hastanesi romatoloji bölümünün saygıdeğer doktorlarımızdan uzman Doktor, romotolog Ali Akdoğan bey, bizlere zaman ayırarak sorularımızı mail yoluyla yanıtlaya bileceklerini bildirerek, e mail adreslerini vermeyi lütfettiler. Bizlere zaman ayırıp yardımcı olabilecekleri için kendilerine teşekkür ederim. Dr. Ali Akdoğan aakdoğan@hacettepe.edu.tr Yirmi üç yıllık tedavimi yürüten, her türlü psikolojik yapıma katlanabilen, hastalarını sahiplenen, kendisini mesleğine adamış doktorum sayın PROF. DR. MERAL ÇALGÜNERİ hocam ve ekibine şükranlarımı sunarım. Sevgi ve saygılarımla... Mevsimlerden yaz ve temmuz ayıydı. Yaklaşık iki km. lik yolu 14.30 saatlerinde yürümek zorunda kaldım. Bunu ilk defa yapmıyordum, sakınca görmedim. Yol yarılanmıştı arkadaşım yüzümün kızardığını söyledi. Gittiğim doktorlar ‘’ışık ereksiyonu’’ olduğunu, güneşe çıkmamam gerektiğini söyledi. Söylenenleri uyguladım. Sonraları mart ayında başlayan, kasım ayında geçen kızarıklıklar hep oldu. Beni rahatsız etmiyordu, fiziksel gücüm yerindeydi, ağrım yoktu. Aradan beş yıl geçmişti, sağ göz kapağımın üstünde kepeklenme oldu, bir ay geçmedi. Üniversite hastanesinin dermatoloji bölümüne gittim. Yüzümden biyopsi aldılar, patoloji sonucunu alınca gelmemi söylediler. Gittim tanının ne olduğunu ben bilmiyordum, doktorda söylemedi. Kortizonlu merhem ve bir su verdi, iki ay sonra kontrole gelmemi istedi. İki ay sonrası orada olmayacağımı belirttim. Değişiklik olmazsa(sanırım olumsuz) gitmeye bileceğimi ancak, bunun ciddi bir hastalık olduğu, mutlaka kontrollere devam etmem gerektiği konusunda uyarılmadım. Göz kapağımda kepeklenme geçmişti, rahatsızlığım yoktu ve ben de gitmedim. 1985 yılının nisan ayı sabah uyandım, kalkamıyorum, tüm vücudum şiş. Basınca ayaklarım patlayacak sanki. Dâhiliye uzmanı doktorlara gittim, böbrekten olacağı düşünülerek o yönde ilaçlar verildi. Yaklaşık iki ay ilaçları kullandım ama olumlu sonuç alamadım. Olayı başından beri izlemekte olan Pratisyen hekim, böbrekten olsaydı geçmesi gerektiğini, boş yere ilaç kullanmamamı, Hacettepe veya Cerrahpaşa hastanelerinin birisine başvurmamı söyledi. Aynı dönemde gözlük muayenesi için gittiğim göz doktoru yüzümde kelebek tipi Ranj olduğunu, ihmal etmemem ve hemen üniversite hastanelerinin dâhiliye bölümüne gitmemin doğru olacağını söyledi. Bana uygun olan Hacettepe Üniversitesi Hastanesine gittim. İlk muayenede SLE+Raynaud Fenomeni tanısını aldım ve tetkik sonuçlarım tanıyı doğruladı. Günlük 60 mg. Kortizon, mide koruyucu olarak ant asit verilerek gönderildim. Çok ağrılarım vardı, özellikle küçük eklemlerimde, şişlikler devam ediyordu. İki ay sonraki randevuma gittiğimde tetkikler için hastaneye yatırıldım. Onbeş gün araştırmalar yapıldı, tam tuzsuz diyetim ve kolsisin başlandı, kortizon ve ant asit ilaçlara devam etmem söylendi. Ağrılarım devam ediyordu, mide şikâyetlerim eklenmişti. Üç gün tuvalete gidemedim. Doktor mide delinmesi söz konusu diyerek acile gönderdi. Acil mide şikâyetimin kabızlıktan olduğunu söyledi ve ilaç verdi. Kontrol tarihi kavramı anlamını yitirmişti, neredeyse her ay hastaneye gidiyordum. Henüz fiziksel tutulumum yoktu, kendi işlerimi yapabiliyordum. Hastalık hakkında sağlıklı doğru bilgiler edinememiştim. Bilinmezliklerle, yanlış bilgilerle kafam karışıyordu. Yalnızca ben değil, reçete yazdırmak için gittiğim dâhiliye doktorları da bana soruyordu hastalığın ne olduğunu. Kafamda çözümsüzlüklerin olduğu bir tarafa, aileme bilgi veremiyordum. Onları üzmek, yanlış bilgilendirmek, acı vermek zoruma gidiyordu. Midem rahatsız diyerek geçiştiriyordum. İçimde acıyı paylaşamamanın, adını koyamamanın, birde uzaklaşmaya başlayan arkadaşlarım, suskunluğa sürüklüyordum. Çok sıkı perhize başlamıştım, ilaçların yan etkisinden olsa gerek önceleri kadar aktif değildim. İkindin çayları içmeyi bıraktım onu paylaştığım arkadaşlarım; gezmeyi azalttım o arkadaşlarım kayboldular. Artık kişilere yardımlarım azalmıştı, zamanım hastanelerde geçiyor ve sağlığa odaklanmıştım. Birde Ankara’da oturmuyordum, kontrollere gidip gelmek, arkadaşıma zorunlu misafir olmam beni rahatsız ediyordu. Oysa arkadaşlarım benim rahatım ve psikolojimin iyi olması için tüm güçlerini harcıyorlardı ve bizler paylaştıkça dost, kardeş olmuş bütünleşmiştik. Benimki kendi kuruntularımdı, bunun farkındaydım, engel olamıyordum. 1986 yılını temmuz ayında kontrolüme gitmiştim. Bir yıllık zaman diliminde, teşhisimi nefrolojiden (dâhiliyeden gün alamamıştım) bir hoca koymuş, hastaneye yatınca otomatikman servis şefi olan başka bir hoca takibi sürdürmüştü. Hoca, uzmanlığı benim hastalığım olan, yurt dışından gelmiş başka bir hocanın olduğunu, istersem gönderebileceğini söyledi. Hemen kabul ettim. Tedavinin gidişatında beğenmediğim yönler vardı. Yeni hocamla tanışmak için odasına gittim. İnsana güven veren, kararlı görünümüyle beni odasına buyur etti. Önce günlük kişisel sohbetimiz oldu. Kendisiden, hastalığım konusunda başkalarından yanlış bilgi edinmemem için bana her konuyu söylemesini rica ettim. Beni bilinmezliklerin yıkacağını, neyle savaştığımı bilirsem daha güçlü olacağımı belirttim. Sağ olsunlar hocam beni her zaman aydınlattı, bana yol gösterdi. Zaten o andan başlayarak hocam Prof. Dr. MERAL ÇALGÜNERİ ile beraber sonunun ne olacağı ve ne zamana kadar süreceğini bilmediğim yolculuğumuza çıktık. Hocam ek tetkikler istedi, yeni ilaçlar ekledi. Bunları yaptırırken nasıl olduysa dosyam elime geçti 1983 yılında yapılan, bana söylenmeyen biyopsi sonucunu gördüm. TANI: DLE. Ben DLE, SLE, RAYNAUD FENOMENİ olarak devam eden BAĞ DOKUSU hastasıydım. Bir ay kinin kullanmam sonucu yapılan muayenede SJOGREN SENDROMU tanısı da eklendi. Mide rahatsızlığım artmıştı, sürekli filmler çekiliyordu. Sonuç oniki parmak bağırsağında iki tane yara. Yukarıda yazmayı unuttum. Beni eğildiğim zaman rahatsız eden, boğulacak hissi veren daralmam vardı. Bu hastalığın başlangıcı olarak kabul edilen yıllarda da vardı. Sonraları çok rahatsız oldum. Boğazlı kazak giyemiyor, sürekli elimle yakamı çekiştiriyordum. Psikiyatriye gittim, gençlerde olabileceğini, önemli olmadığını söyledi. Sonraki yıllarda öğrendi ki, sklerodermanın en önemli özelliklerindenmiş. 1986 yılı sonu ve 87 yılında yaşamımı tamamıyla etkileyen değişiklikler olmadı sanıyorum. Çok net anımsayamadım söz konusu yılları. Yaşanılanları günlük şeklinde yazmak gerekiyor. Bu kişinin kendisi ve diğer hastalarla paylaşımı için önemli. Yaşadığım her büyük olumsuzluktan sonra yazıyorum, ertesi gün bırakıyorum. Alışkanlık haline getiremedim. İyi ki belleğim kuvvetli. Hoş bir dönem aşırı unutkan olmuştum. Fiziksel tutulumların yüzde yüz olduğu zamandı. Önceleri farkına varamadım ya da önemsememiştim. İşin ciddiyetini fark edince, telefon numaralarını ezberleyerek sorunu çözümledim. Yıllar ilerledikçe, hatta aylar ilerledikçe bedenimin yorgunluğu, ağrısı, fiziksel değişimi artıyordu. 1988 yılında derimde sertleşmeler, oturup kalmamda zorluklar başladı. Nisan ayında Reomakrodeks tedavisi için hastaneye yatırıldım. Otuz sekiz tane serum verildi. Amaç daha çok serum vermekti ama vücudum tepki verdi. Aynı zamanda Metal Captas başlandı. Hocam yeni biyopsi istedi, istediği sonucu alamadı yeniletti. Sonuç SKLERODERMA’ydı. Yaşamıma yeni hastalıklar giriyordu. SLE hastalarıyla karşılaşmıştım ama hiç skleroderma hastası görmemiştim. Hocam dışında uzm. veya ihtisas yapan doktorlarla tanışmış, hastanede çevrem oluşmuştu. Böylece bilgiye ulaşmam kolaylaşmıştı. 1988 yılının ağustos ayında sağ elimin üçüncü parmağının tırnak dibinde yara çıktı. Yaranın ilerlemesi durduruldu ama yaralı doku ölmüştü, düştü. Parmaklarım yumruk yapılamıyordu, hastalığım alevli dönemin arifesine girmişti. Bu sonbahar yaşamımı tamamen değiştiren dönem oldu. Gerek fiziksel, gerek ruhsal açıdan geçmişimi öldüren bu günümü doğuran yıl ve mevsim olarak yaşamıma damgasını vurdu. Evden dışarıya çıkamaz olmuştum, sürekli yatmak istiyordum. Ellerimde, eklemlerimde iltihap akıntılı yaralar çoğalmıştı. Kesilen derimden kan yerine iltihap akıyordu. Ağrılar dayanılmaz olmuş, hiç uyuyamıyordum. Annem babaannemden öğrenmiş olduğu merhemi yaptı, yaralara sardı. Merhem iltihabı çekiyor, bitince yarayı kapatıyordu. Günde en az üç, dört defa sargı değiştiriyorduk. O denli akıntı yoğundu. İltihap azaldıkça vücudum dinlenmişti, günde bir saat kadar uyuyordum. Ama zaten yumruk olmamaya başlamış olan ellerim, sargıya girdikten sonra tamamıyla şeklin kaybetti. Parmaklarım içine kapandılar. Uzun süre yatmaktan aynaya bakmamışım. Aradan kaç ay geçmişti bilmiyorum, aynaya baktığımda şaşırdım. Gördüğüm kişi ben değildim, benden ayrı bir ben olmuştum. O günkü şaşkınlığımı, üzüntümü, anneme baktığımda gördüğüm acıyı hiç unutamadım. Sonraları albümüme bakmayı ret ettim. İnsanın albümlerde göründüğü gibi gerçek olmadığını, değişken olduğunu, kendimi kandırmamam gerektiğini düşündüm. Hala albümlere zevkle bakmıyorum. Bu geriye getiremediğim kayboluşumdan değil, benim için şekillerin anlamsız olmasındandır. Aşırı kilo kaybım vardı. 1988 yılında elli yedi kiloydum, on ay sonrası kırk, kırk iki kilo olmuştum. 1989 yılının nisan ayıydı, uzaklardan ziyaretime çocukluk arkadaşım gelmişti. Beni yatıyor görünce çok kızdı. Geçmişte aktif, hayat dolu bir kişinin yatalak olmasını kabul edemiyordu. Bana hep destek oldu, dışarıya çıkmamı sağladı. On beş gün kaldı ve hep yürüdük, piknik yaptık. Ailem beni böyle görmekten mutlu olmuştu. Zaten onların gencecik evlatlarının ellerinden kayıp gidişin üzüntüsünün, çaresizliğinin verdiği acıyı benim anlatabilmem mümkün değil. Bazen annemin evin en uzak köşesinden gelen ağlama sesleri, babamın hep gülen gözlerinin bana baktığında sönüklüğü, şu an olmuş gibi yüreğimi acıtıyor. Benim seçimim olmasa bile hastalık, onlara verdiğim üzüntü o günde, bu günde beni acıttı. Haziran ayı kontrolüm için Ankara’ya gittiğimde arkadaşım Adana’da görev yapan psikiyatrist arkadaşından randevu aldığını gitmemin iyi olacağını söyledi. Bu arkadaşım hayatıma dört ay önce girmişti. Kendisi arkadaşımın arkadaşıydı. Tanışmamıza vesile olan arkadaşım, eşi ve yeni arkadaşım benim için çok önemlilerdi. Geçmişten bu güne benimle beraber yürüdüler, beni hiç bırakmadılar. Hala beraber ağlıyor, beraber gülüyoruz. Bana hastalığımda Allahın gönderdiği bu üç kişi, annem ve babamdan olmayan kardeşlerim oldular. Onların verdiği destek ve gücü, insan ancak evladına verebilirdi(Kan bağım olan ve bana destek veren canlarımı yazmaya gerek görmedim.). Hasta olmak hep almak anlamına geliyor. Sürekli birilerinden alırsın ama vermezsin. İnsanı bu duygu kahrediyor. Ne mutlu ki bana çevremden verdik anlamında tavır gelmedi. Hatta benimde verdiğimi söylüyorlar. Ben bunun ne olduğunu bilmiyorum. Bir gün onlarda yazarlarsa öğreneceğim. Adana’da ve İskenderun’da kuzenlerim vardı, gitmek ve kalmak hiç sorun olmadı. Doktor görüşmemiz sonunda ruhsal durumumun iyi olduğunu ama gelecekte iyi olması için düzenli psikiyatriye gitmemi söyledi. On sekiz gün orada kaldıktan sonra, Antalya’ya geçtik. Dolaşırken arkadaşım sol kolumun açılmış olduğunu söyledi. Kardeşim hemen kollarımı uzattı ve gerçekten dirsekten bükülmüş olan kolum açılmıştı. Doktoruma konuyu ilettiğimde, sahilde yaşamamın hastalığıma iyi geleceğini söyledi. Bir süre Fethiye ve İzmir’e de giderek o yılın yazını sahilde geçirdik. Ancak sürekli sahilde yaşamak şansım olmadı. Aynı yılın sonbaharında ev içinde dolaşabiliyordum, soğuk hastalığımı tetikliyordu ve evden çok, çok gerekli olunca çıkıyordum. Bağımlılığım artmıştı, neredeyse hiçbir şey yapamıyordum. Kabanımı giymek için kollarımı arkaya çeviremiyordum. 90 yılının ocak ayıydı, her şey gibi benim yürüyüşüm bozulmuştu. Bacaklarım diz kapağımdan bükülmüş, ayak parmaklarımın ucuna basarak(balerin yürüyüşü) destekli tuvalete gidebiliyordum. Hastaneye yatırılmak için çağrıldım. Terminalde otobüs saati için on dakika dikelmem gerekmişti. Kardeşim bilet almaya gitmiş, oturacak, tutunacak yer yoktu. O on dakika benim için bir ömür sürdü. Acıdan ağlıyordum. Sanki ağlamak olmaması gereken bir durumdu, gelip geçen bana bakıyordu. Yolculuğun verdiği ızdırap apayrıydı. O gün fark etmiştim acı, ağrı, sızı, sancı kavramlarının ayrı, ayrı var olduklarını. Hastaneye yatırıldım, tedavilerim başladı. Tekerlekli sandalyeyle dolaşabiliyordum. Kardeşim benimle hastanede kalıyordu, yaşı çok gençti. Bana moral veriyor, benden ağrınmıyor du. Aksine hastane odasında durdurmuyor, kafeterya gidiyorduk. Kahvaltının hazırlanmasından başlayarak, ikindi ve akşam çaylarımızı evimizde alışkın olduğumuz gibi en yakın şekilde hazırlıyordu. Bize doktor ve hemşirelerde katılıyorlardı. Orada aile ortamı oluşmuştu. Onun hayat dolu olması beni sıkıntılarımdan uzaklaştırıyordu azda olsa. Yaşamın acı yüzü bir an da girmişti dünyama. Hiç bedensel, ruhsal sorunun yokken, her şeyini kendin yapabilirken, koşarken, oynarken, … Tam bağımlı oluyorsun. Ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemiyorsun. Ölümle kalım arası uçurumda duruyorsun. Tam uç noktadasın ve yolun hangi tarafa gideceğini bilmiyorsun. Dua ederken şifamı dileyeceksin, ölüm mü? Bunun kararını bile veremiyor insan. Ama ölüme daha yakın olduğumu hissediyordum. Psikolojim iyi değildi. Bir yudum suyu, bir lokma ekmeği birileri verirse yiyebiliyordum. Aldığım her yardım, içinde bulunduğum çıkmaz zoruma gidiyordu. Çıkmazdaydım, çaresizdim. Durumumu kabul edemiyordum. Bir tek beynim vardı işleyen, onun dışında tüm organlarım sanki devre dışı kalmıştı. Açmazlarda çırpınırken, birde bana bakan ailemin gözlerini takip ediyordum. Acaba yoruyor muyum, rahatsızlık veriyor muyum, yük oluyor muyum soruları beynimi kemiriyor, yok ediyordu. Karşı nasıl davranırsa davransın kişi kendisi çözümleyememişse olayları, bataklıklarda çırpınıp duruyor. Birde kendini bilmez kişilerin sözleri, davranışları vardır kişiyi üzen. Aşırı zayıfladığımdan dolayı AIDS teşhisi koyanlar, hastalığın altında kendilerince neden bulmaya çalışanlar vardı. Sözler bir şekilde bana ulaşıyordu. Hoş doktorlarında kendini bilmeyenleri oluyor. Kardeşime, benim kurtulmayacağımı, boşuna çabaladıklarını, ailemin kendisini kötüye alıştırması gerektiği söylendi. Kardeşim ağlıyor, beddua ediyordu. Ben nedenini bilmiyordum, sonra öğrendim işin aslını. Bu tür sözü ilk duyduğumda ben çok üzülmüştüm, doktoruma ilettim. Bana, bu tür sözlere inanmamamı, doğruları kendisinin söyleyeceğini söylemişti. Sonrasında sayısız duydum böyle sözler ama beni etkilemedi. Dokuz şubat otuz bir mart tarihleri arası hastanede kaldık. Bu dönemde aldığım tedavilerim nasıl sonuç vermişti tam anımsamıyorum. Derim çok sertleşmişti, akciğerimi sıkıştırıyor ve nefes almamı zorlaştırıyordu. Vücudumun her tarafı mengenenin içerisindeydi sanki. Bedenin çalışmaması insanı bağımlı yaptığından psikolojik etkiliyor ama nefes alamamak sıkan, acı veren durum. İnsan ömrünün iki soluk arasında, kısacık olduğunu anlatıyor. Bir şeyler fayda etmiştir sanırım beni eve gönderdiler. Dönüşümüz otobüs yolculuğuyla yapıyorduk. Beni ağabeyim kucaklayarak indir, bindir yapıyordu. Bacaklarımda yaralar vardı ve sürtünme olunca çok acıyordu. Her ne kadar dikkat edilirse edilsin, yaralarım acıyordu. Eve döndük gittiğimden daha kötüydü yürüyüşüm. Daha doğrusu yürümek değildi, ayakta duruşum. Eve gelişimin on üçüncü günü sol elimin baş ve işaret parmağında morarma oldu. Hemen yola çıkmamı ve acile gitmem söylendi. Hastaneye vardığımızda saat 02:30 du sanıyorum. Morarmanın başlaması ile aradan geçen on dört saatlik zamanda parmağımın tamamını morluk kaplamıştı. Ortopedi ampüte edelim diyordu. Doktorumun reomakrodeks tedavisi başladı. Daha üçüncü serumda parmaklarımın rengi açılıyordu. Aynı zamanda önceki yatışımda ve bu yatışımda sürekli fizik tedavi aldım. Yürüye bilmem için dizlerime destek olacak özel malzeme yapıldı. Diz kısmı açık, üst ve alt kapalıydı. Onu takınca dizlerim bükülmüyor, sabit duruyordu ve yürüye bilmeme katkısı vardı. Otuz hazirana kadar hastanede yattım. Parmaklarımın uç kısmında morluk toplanmış, rengi karaya dönmüştü. Kara doku ölmüştü, yapacak bir şey yoktu. Kendiliğinden düşecekti o bölge ve tam bir yıl sonra düştü. Hastane dönüşüm gidişim gibi ambulansla oldu. Bu defa tekerlekli sandalyeyle gelmiştim eve. Bu benim için avantaj oldu. Havalar sıcakken dışarıda dolaştırılabiliyordum. Odamızın başköşesine benim sandalye konulmuştu. Önünde küçük masası vardı. Benim fiziksel durumuma uygun kullanımda seçilmişti sandalye. Her gün düzenli olarak yürüme aletimi takıyorlar ve yürümeye çalışıyordum. Malzemede kullanılan plastik(öyle olduğunu sanıyorum) malzeme sıcakların etkisiyle tenimde su toplanmasına neden oldu. Doktor kabaran deriyi tek, tek temizledi. Ama ellerime yapılan fizik tedavinin pek faydası yoktu. Bir daha ki kontrolüme kadar sanıyorum önemli bir şey olmadı. Anımsamaya çalıştığımda, boşluk var belleğimde. Yatmadığım yalnızca kontrole gittiğim zamanlarda, gece saat yirmi dört gibi yola çıkıyorduk. Hastanede işimizi bir güne sığdırmaya çalışıp, akşam geriye dönüyorduk. Evden çıkışımız ve geriye gelişimiz yirmi altı saatti. Kardeşimde bende çok yoruluyorduk. Ben hareket edemediğimden, o hastanede işlemler için çok koşturuyordu. Bana göre onun yorgunluğu çok daha fazlaydı. Yorgunluktan öte artık yolculuk psikolojimi bozmaya başlamıştı. Panik mi, korku mu, endişe mi, depresyon muydu bilmiyorum ama yolculuğa çıkacağımda kötüleşiyordum. Araçtan inip çıkamaz olmuştum. Tuvaletim gelirse ne yapacağım düşüncesi beni depresifleştiriyordu. Bu duyguyu yıllarca atamadım. Tekerlekli sandalyeden kurtulup, yolcu otobüsleriyle yaptığım yolculuklarda da, kardeşim özel araçla götürüp getirdiğinde aynı duygularım vardı. Yola çıkmazdan bir gün önce yiyeceği az ve seçerek yiyor, suyu az içiyordum. Günlük su tüketimim yarım litreydi. Pazar gün başlayıp Perşembe güne kadar beslenme bozukluğum sürüyordu. Çevremde insanlara iyi davranamıyordum, aç ve susuz olmaktan güçsüzleşiyordum. Eve dönünce günlerce dinlenemiyordum. Kontrollerim altı ayda bire çıkmıştı. Verilen ilaçları kullanıyordum. Moralim bozuldukça saat kaç olursa olsun, doktorumu telefonla arıyor, konuşuyordum. Doktorum bana huzur, güven veriyordu. Mantıklı açıklamaları beni doyuruyordu, kendilerinden güç alıyordum. Benim durumumu en iyi anlayan ve en sağlıklı yaklaşan kişi hocamdı. Zaten hasta doktoruna güvenmişse, olay yarı yarıya çözülmüştür. Hastalığın seyri insanının ruhsal durumuyla doğru orantılı gelişiyor. Bu gidişat çok değişime uğramadan 1991 yılına girdik. Babam hastalanmıştı, uyuyamıyordu. Ona kitaplar veriyordum okuması için, sohbet ediyordum. Okumayı seven birisi olmasına rağmen, okuyamıyor, öylesine bakıyordu. Hiç ağrısı, sızısı olmamıştı. Halsizliğinden şikâyet ediyordu. Her sabah rüyalarımızı anlatıyorduk birbirimize. Bazen yatmaya gittiğinde geriye geliyor ve ‘’hayati ruhu yemde neler yaptım biliyor musunuz; Çok param vardı, Rahime ile yurt dışına gittim, tedavileri yaptırdım, iyileşti, evimize geldik. Ben hep yanındaydım tabi’’ diye anlatıyordu. Kendi acılarını umursamadan evladına yoğunlaşmış, onun acılarını öne çıkarmıştı. Bir ay hastanede yattıktan sonra, evimize gelmişti. Üç gün sonrası kaybettik. Hastaneden verilen hastane çıkış notunu görünce kahrolmuştum. Tanı AC. CA.Bu hastalığı nasıl olurda ağrı, acı ne bileyim halsizlik dışı şikâyeti olmadan yaşamıştı. Ölüm öncesi son gece bana, yarına çıkmayacağını ve benim neler yapmam gerektiğini söylemesinden anladım ki, benim moralimi sağlam tutmamı, üzülmemi istemiyordu. Asla rahat ağlayamadım, üzülemedim. Hep ağlamamam, üzülmemem, daha kötü olacağım ileri sürülerek sustum. Yaşamımda koskoca bir boşluk oluştu. Onun yerini, sevgisi hiç kimse dolduramadı. Baharın gelmesiyle hareketlerim biraz arttı. Ev içinde adım sayarak ve her gün artırarak devam ettiğim yürüyüşlerim yararını gösteriyordu. Dışarıya çıkıp havayı solumaya başlamıştım. Her sabah temiz havayı ciğerlerime çekmek ve yaşadığını fark etmek. Allah bana bu günü görmeyi nasip etmişti. Hayatın yeniden kıpırtılarını haber veriyordu ya da ben öyle algılıyordum. Havalar ısındıkça, balkonda oturmayı tercih etmiştim hep. Sanki içeriye girersem, yeni soluklarım kesilecekti. O yazı rahat geçirdim. Zaten yaz sonlarında durumum daha iyi oluyor, sonbahardan sonra kötüleşiyordum. Yazın verdiği hareketlilik iyi geliyordu. Kasım ayı sonuyla yürüyüşüm yeniden durdu. Ancak ev, oda içerisinde hareket edebiliyordum. Bu arada yaşamım için çok zararlı olan sigarayı bıraktım. Uzun zamandır istiyordum ama başaramamıştım. Yaşamıma artı hareketi getirdim. Kışın ilerleyen zamanında yeniden tekerlekli sandalyeye mahkûm oldum. Yeni umutsuzluklarım baş göstermeye başladı. Azda olsa kendi işlerimi yapabilmem yeniden yok oldu. Benim yaşamımım nelere gebe olabileceğini hiç bilemiyordum, her gün yeni sürprizle geliyordu önüme. Güçlü olmak için çok çaba harcıyordum. Etrafımdaki insanlar da benden bunu bekliyorlardı. Alışkınlardı benim mücadeleci olmama. Asla onlar için ben pes eden birisi olamazdım. Bu sorumluluk bazen omuzlarıma çok yük getirdi. Acıları göz önünde yaşayamadım. Ağrılarım olduğunda arkadaşlarımın telefonlarına çıkmadım. Kitaplara gömüyordum kendimi, her gün mutlaka bir tane okuyordum. Birde şiirlerim vardı, yazıyor, rahatlıyordum. Dayanılmaz baş ağrım başlamıştı. Hemşire eşliğinde hastaneme gönderildim. Tetkikler, araştırmalar sonunda MİGREN tanısı konuldu. Verilen ilaçları bir süre kullandım. Çok fayda etmediler ve baş ağrısı ve fiziksel ağrılarım devam ediyordu ama ruhuma iyi gelecek bir güzellikle karşılaştım. Arkadaşıma uğramıştık, evde tel ve boncuklardan yapılmış çiçekler, minyatür ağaçlar gördüm. Nasıl yapıldığını kabataslak anlattı ve karar verdim çiçek ağaçlar yapacaktım. Hem de aslına uygun görünüşte. Ama baş ağrım geçmediği için amacımı ertelemem gerekiyordu. Yeniden üç hafta hastaneye yatırıldım. Tetkikler yapıldı, değişen bir şey yoktu. İki ay sonra ağrılarım yeniden arttı, kafamı kaldıramıyordum. Tansiyonuma bakıldı 230/160, HT. hastası olmuştum, ilaçlar başlandı. Bundan sonrası migren ilaçlarını almadım. Sanıyorum ağrımı karıştırmıştı nöroloji bölümü. Savaşmam gereken yeni hastalığım gelmişti yaşamıma. Ne gariptir ki, hem savaş veriyor insan, hem de yaşamının parçası kabul etmek zorunda hastalığı. İnsan dost mu olmalıydı hastalıkla, düşman mı? İkisi de olamıyorsunuz ya da oluyorsunuz. Anlam veremediğiniz bu çelişkiyle yaşamak zorundasınız. Hem de ölesiye kadar. Ben nasıl ve hangi duygularda olursam olayım zaman işliyordu. Henüz zamanı lehime çevirememiştim. Dik durmaya çalışıyordum ama ölümün beni almasına izimde veriyordum. Çelişkilerin, kendi içimde kahroluşlarımın, retlerin olduğu yıllarımı yaşıyordum. Belki ağrılarım, uyku bozukluklarım olmasaydı biraz boyun eğen olabilirdim. Buda çelişkiydi; Hem zorunlu kabul ediş hem de ret etmek. İnsan hep ikilemler arasında kalıyor, aslında ikilemle yaşamayı öğreniyordum. Bu çelişkileri yaşadığım günlerde yardımıma basit reklâm filmi yetişti. Mikser yaşamın içerisine yeni giriyor, televizyonlar da sürekli reklâmları yapılıyordu. Aaaaaaa üzülecek bir şey yoktu. Kendime dedim ki: Elin yoksa çırpıcı var, oda yoksa kek yemeyeceksin, insan keksiz yaşayabilir. Evet, basit reklâm filmi yaşamıma kolaylık getirdi, artık yaşam gidebildiği yere kadar gidecekti. Ben mücadele için en son gücümü kullanacaktım. Ölüm gelse bile savaşacaktım, kolay teslim olmayacaktım. O yıllarda arka arkaya sevdiğim birçok insanı kaza ya da hastalık sonucu kaybettim. Acılarını yaşarken bazen ağrılarımı unuttuğumu anımsıyorum. Yoğun duygularda şunu da öğrenmiştim; Ölüm hastalık olsa bile kolay değil, kimin ne kadar yaşayacağı, neleri yaşayacağı asla bilinemezdi. Bu bizim dışımızda oluşan, gelişen olaylardı. Biz ne yaparsak yapalım asla ve asla olacakların önüne geçemiyorduk. Demek ki verilen yaşam süresini yaşamak, kişiye emanet edilen bedeni korumaktı görevimiz. İnançlarımda değişmiş ve gelişmişti Allah kulunu seviyordu. Kendi yarattığı varlığı neden sevmesin. Biz ondan yansıyan sevgi ışıklarıyla gelmiştik dünyaya. O zaman benim yaşadığım acıların bir anlamı vardı. Zaten dünyaya gelişin anlamı yok muydu, her insan görevli gelmemiş miydi, belki arayıp bulmalıydım görevimi. Yaşamın anlam arayışları girdi dünyama. İnsanın en önemli görevi insana ulaşmak, ona yalnız olmadığını hissettirmek, acılar ne denli yoğun olursa olsun mutlaka sonunun olduğunu göstermek görev değil miydi? Belki tek görevdi. Acının sınırı yoktu. Parmağımız kesilse en acı odur, kolumuz kesilse parmak hafifler kol en acıdır, bacak kesilse en acı o. Daha büyük acılar yaşamadığımızda hep iğne batan parmağımız acı verir bize. Bu nedenle yaşamayan kişilere asla acının tanımını yapamazsınız. Yalnızca yüzünüze yansıyan buruk görüntü karşı kişide duygu ve duyarlılık oluşturacaktır. İnsanlar alışkanlık haline getirmiştir bazı sözleri, hastaya teselli amaçlı ‘’hastalık sınavdır, sabret’’diyorlar. Bu söylenirken kendilerine düşen sınavı görmezden gelirler ya da farkında değillerdir. Hasta dünyada yalnız değildir, onunla bağı olan tüm insanlar sınavdan geçiyordur. Aile, akraba, mahalleli, hatta tesadüfî merhaba diyen her kes. Keşke insanlar bunun farkında olabilselerdi. Hasta olsun ya da ihtiyaçlı bir kişi olsun, ona bir el uzanıyorsa o el kutsaldır, o el yaratanın uzattığı eldir, o el seçilmiş eldir. Gerek ihtiyaç sahibi gerek elin sahibi bu kutsallığı bilmek, görmek zorundadır. Eğer görebilirse her şeyin nereden ve niçin geldiğini fark edeceklerdir. Ben ortada kalmış hastayla tanışmadım hiç. Çok zor ve ağır koşullarda yaşayanlarımız var ama kesinlikle yaratan birisini gönderiyor. İçimizi ferah tutmamız, biraz olayları akışına bırakmamız, inanmamız gerekiyor. İnanmak güçlü olmak ve baş edebilmektir. Şu gerçekte var, uzun süre hastalık çekmiş ve yaşıyorsanız bilin ki inançlarınız var, yanınızdan hiç ayrılmıyor, en iyi dostunuz, yoldaşınız, sırdaşınızdır. Kafamı toparladıktan sonra çiçek ağaçlarımı yapmaya başladım. Ağacın ilkbahar görünümünden hazan dönemine tüm çeşitlerini yapıyordum ve çok hoşuma gidiyordu. Ayrı renklerde, farklı büyüklükte, değişik boncuklarla uğraşmak yaşamıma renk kattı. Ellerimin işliyor ve üretiyor olması ayrı sevincimdi. Yapımını bitirdiğim her ağacı saatlerce seyrediyordum. Onlara bakmamın bana verdiği hazzı tanımlamam mümkün değil. Gri ahlat ağacı: yeşil, taba meşe; meyveleri sallanan kirazlar: üstüne karlar yağmış çamlar; meyvesinden yaprakları görünmeyen karadut hangisini sayayım. Ağaç dallarını uygun büyüklüklerde kestirttim. Ağaçlarımı bunlara yerleştirecektim. Elektrikli matkap bulamadım ve el matkabıyla kendim işi çözümledim. Matkap çevirmekten sağ kolumun ağrısı dinmişti. Oyduğum odunun oyuk kısmına tutkal sürüyor ve özenle ağaçlarımı yerleştiriyordum. Daha sonraları işte biraz uzmanlaştım. Kır çiçekleri, menekşeler yaptım ve yosun üstüne yerleştirdim. Başkaları beğeniyor muydu bilmiyorum ama ben bağları, bahçeleri odama getirmiştim. Boncuk çiçek yapımım iki, iki buçuk yıl sürdü. Bu boncukların en büyük ödülü çocukların sevgisi oldu. Akraba ve komşu çocukları, çiçek yapımını öğrenmeye bana geliyorlardı. Beraber oturuyor, çiçekler yapıyorduk. Saatlerce birlikte vakit geçiriyorduk. Yaşamıma farklı renkler katılmıştı. Kızımın birisi sabahleyin erkenden bize geldi, benimle çizgi film seyretmek istediğini söyledi. Her gün ikimiz çizgi film izledik, o bıkıncaya kadar. Boncuklarla başlayan el üretimim, farklı üretimleri gerçekleştirdi. Üretmekten çok o günden yarına köprü kurduğum hobilerim oldular. Çiçeklerden önce ilkokulda okuyan akraba çocuklarına matematik derslerini çalışmalarında, bazen lise öğrencilerine ödevlerinde ve kompozisyon yazımların da yardımcı oluyordum. Bir de kardeşime ve birkaç arkadaşa dikiş dikebilmeleri için cesaretlendirerek, tarifle kıyafetler diktiriyordum ve ortaya hep beraber güzellikler çıkartıyorduk. Bu küçücük eylemler bana huzur veriyor ve birilerine bir şekilde faydam olmasından mutlu oluyordum. Güzellikler üretmenin yanı sıra, hoş sohbet ve tartışma ortamları oluşuyordu. Yeni paylaşımlar ve sevgiler oluşturuyorduk. Daha da önemlisi çiçeklerle başlayan küçücük başarılarım ya da hobilerim başkalarını getirdi daha sonraları. Bunları yeri geldikçe sizlerle paylaşacağım. Sıkılmayacağınızı umut ediyorum. Şimdi hastalığımızın akışına geri dönelim. 1993 yılının nisan ayıydı. Yurt dışından kuzenim geldi. Durumumun nasıl olduğunu, yürüme şansımın olup olmadığını sordu. Hareket yaptıracak birisi olursa yürüye bileceğimi söyledim. Kendisinin gidinceye kadar bana hareketleri yaptırabileceğini, bunun için benin acıya dayanmamı ve ona destek olmamı istedi. O gün başladık hareketlere. Ben her on dakikada bir dinlenmek istiyordum ama kabul etmedi. Kendisi spor dersleri almıştı, işin nasıl yapılması gerektiğini benden daha iyi biliyordu. Bir saat çalışıyor on dakika ara veriyorduk. Sabah saat on da başlayan programımız on iki saat sürüyordu. Hareketlere başladığımızın dördüncü günü ben balkona kendim çıktım. Bir hafta sonra merdiven inişlerim destekli olarak sokağa çıktık. Çok mutluydum, mahallemizde ki insanlarda mutluydu. Bir birlerine sesleniyorlardı, yürüyüşüme bakmaları için. Sanıyorum kuzenim iki hafta kalmıştı ama bana bacaklarımı, dış dünyayı, özgür dolaşmayı, suyumu kendim içebilmeyi, çayımı alabilmeyi,…, kısacası kaybettiğim bazı güçlerimi yeniden kazandırmıştı. Yaşamımın önemli dönüm noktalarından birisi de bu ay olmuştu. Mayıs ayın sonuna doğru canımı birazcık sıkan belime vuran bacak ağrım başladı. Hafif titreşim olsa bile değişik sızı oluyordu. Küçük yerde oturuyor olmak, uzman doktordan uzak olmak anlamına geliyor. Her şey çok daha zor oluyor. Kolaylıkla çözümlenebilecek sorunlar bile büyüyor. Hastaneme gittik, acil doktorları değerlendirdi ve ZONA. Ayak tırnaklarım kesilirken, sol ayağımın başparmağında huzursuzluk hissetmiştim ama ses çıkarmadım. Zona orada olmuştu. Uzun süre kortizon kullanan kişilerde oluyormuş. Anti viral ilaçlar başlandı, burulörlü su hazırlandı ve biz eve gönderildik. İlaçları kaç gün kullanmıştım, anımsamıyorum, fayda göstermişti ama sol ayağımın parmaklarını aralıklı olarak açamadım bir daha. Parmak açamamak benim için küçük sorundu, hatta önemli değildi. Ben neleri başararak gelmiştim bu güne. Her şeyden önce kısa mesafeli ve yavaşta olsa yürüyebilmemin, insanlarla yeniden dış mekânda oturabilmemin verdiği huzuru kolaylıkla bozamazdım ve bozulmasına izin vermeyecektim. Her gün düzenli yürüyordum, sokakta ayrı yönleri seçiyordum yürüyüşlerim için. Vasıta bulabildiğimiz zamanlar pikniğe gidiyorduk. Yaşam sevincim gelişiyordu içimde. Yürüyemediğim yıllarda her gün rüyalarımda yürümüştüm ama ellerimi hiç açılmış görmemiştim. Acaba benim için yürümek daha mı öncelikli olmuştu. Bilinçaltıma bunu yerleştirmiş miydim? Aslında ellerimi hep çalıştırmıştım. Otururken, yatarken her durumda ellerimi açmaya çalışıyordum. Ama küçük eklem olması ellerime yaptığım hareketleri kısıtlıyordu. Bu yıllar benim için en güzel yıllardı. Uzun aradan sonra kendimce bir şeyler yapabilmenin insana verdiği huzurun, doyumun asla ölçüsü olamaz. Önceki yıllara göre kış mevsimi de rahat geçiyordu. O kış havaların nispeten daha ılık geçmesi benim hareketlerimi artırıyordu. Bahar mevsimine hareketli erişmiştim. Tekerlekli sandalyeye gereksinimim olmamıştı. Kontrole günü birlik değil kalıcı gidecektim. Arkadaş beraber gitmemizi üç gün kalarak kendisinin arkadaşlarıyla özlem gidereceğini, bizimde rahat hastane işlerini yapıp, gezmeye zaman ayırmamızın iyi olacağını önerdi. Gerçekten bu üç gün çok iyi gelmişti ruhumuza. Koştura, koştura iş yapmaktan yorulmuştuk. Birde Ankara’yı koklamak vardı.En net anımsadığım Ata kuleden Kızılay’a yürüdüğümüz ve kitapçı dükkânında nefes almamdır. Ne kadar kitap varsa raflarda baktım, elden geçirdim. Taşıyabilecek kadar kitap aldım. Ben posta yoluyla ya da siparişle kitap elde edebiliyordum. Şimdi kokusunu hissederek almak olanağı bulmuştum. Bazı yazdıklarım gereksiz ayrıntı veya basit görünebilir. Ama olayları yaşayan kişiler için basit görünen davranışlar değer biçilemez ödüllerdir. Sonraki kontrolümde otobüsle yolculuk yapmak istedik, çok yorucu olmadı. Kalmak için misafirhane ayarlanmıştı, hastaneye yakındı. Kaç gün kalmıştık bilmiyorum ama kardeşim’’abla bu gelişimiz tatil gibi oldu, hep misafirhanede kalalım’’ demişti. Misafir gittiğiniz arkadaşımız bizi rahat ettirmek için her gücünü kullanıyor, çabalıyordu. Ama biz zorunlu misafir oluyorduk, sürekli gidiyorduk. Artı insan karşıya rahatsızlık verdiğini düşünüyor Hareketlerimin artışıyla derimde yumuşamalar başladı. Deri esnedikçe azda olsa rahatlıyordum. Çünkü derinin sert olduğu yerler sanki zamkla yapışıkmış gibi acı veriyordu. Sklerodermada deri ile kas arasında bulunan sıvı yok oluyor ve deri kasa yapışıyor. Vücudun (kol, bacak) incelmesine, eklemde esnek dokunun sertleşip el, kol, bacakların eğilmesine neden oluyor( İç organları sıktığını yukarıda yazmıştım). Bu yılı ve 1995 yılının ilk yarısını iyi geçirdim. Yılın ikinci yarısında kardeşimle ayrılmak(başka şehre okumaya gitmişti) zorunda kaldık. Benim dünyam onunla aynı düzlemde gidiyordu. Tüm zorlukları beraber göğüslemiş, her anı beraber yaşamıştık. Her halimden o anlıyordu, o olmazsa artık ben olamazdım. Bu gibi düşünceler beni geldiğim yollardan geriye gönderdi. Yeniden serumlar bağlandı, ilaçlar ayarlandı. Psikolojim kötüleşti. Kafamda şu düşünce oluşmuştu: benimle yaşamaktan, bana bakmaktan bıktı, yoruldu. Ben ona ağır gelmeseydim gitmezdi. Annem yapacaklarının fazlasını yapıyordu ama bu kışı oldukça zor geçirdim. Baharda diğer kardeşim geldi. Hem hastaneye hem de yaşadığı şehre götürdü bizi. Yürüyüşüm çok, çok iyiydi. 1988 yılından bu yana en iyi yılımı yaşıyordum. İstediğim zaman beş km. lik yolu yürüyebiliyordum. Yazın keyfini çıkartabilirdim artık. Ama öyle olmadı, idrarımdan kan geliyordu. Hemoglobinim düştüğü için bayılmıştım hastanede, Cerrahpaşa Ü. Hastanesine yatırıldım. Endoksana bağlı hemotürü(mesane kanaması) olmuştu. Acil kanlar takıldı, tuvalet dışında hareket etmemem söylendi. Sağ olsun doktorlar dış yazılımları (literatür) taradılar. Üroloji bölümüyle birlikte hareket ederek ilk defa bana uygulanan serum yapıldı. Yanılmıyorsam Potasyum nitrattı. Sonda takılarak bu serumla mesane yıkandı. Yirmi bir saat sonra idrar kendi rengine gelmiş, kan yoktu. Üç ay yeniden kanamama garantisi vardı ama ötesi bilinmiyordu ve kırk üç gün yattım. Çok şükür ki bende yeniden kanama olmadı. Kardeşim kışları yanına getirdi bizi. Ev kaloriferliydi, benim hastalığımın olumsuz gelişimin önledi. Aynı ısı ortamında olmak bedenime iyi geldi, eklemlerim rahat çalıştı. Sanıyorum şubat ayıydı, eklemlerimde giderek artan ağrılarım başladı. Ağrının ne olduğu doktorum tarafından anlaşılmış olmalı ki, yatış için hastaneye çağrıldım. Çağrılırken ameliyattan söz edildi. Çok korkmuş ve paniklemiştim. Yılların yorgunluğu, annemin yolculuklarda sıkıntıları, benim hastaneye gidişimi kâbusa çeviriyordu. İlk defa ciddi anlamada ölüm istedim, olumsuzlukların son bulmasının başka yolu yoktu. Yüreğime sıkıntılar geldi, dünyam daralmıştı, başıma yıkılıyordu, artık her şeye son vermeliydim. İntihar etmeyi kafama koydum ve girişimde bulundum. Bu anı sonra yazıya döktüm ama yazı ulaşamayacağım kadar uzakta. Ben yaşamın uç noktasında yaşamış birisi olarak kesin ölüm yolu bulmalıydım. Beni süründürecek, yatıracak, daha çok acılar verecek durumlar yaratmamalıydım. En iyi çözümün elektrik akımı olduğuna karar verdim ve kabloları parmaklarıma bağladım. Korkum, heyecanım bir birine karışmıştı. Neler söyledim, ne dualar ettim bilmiyorum ve fişi prize taktım. Pat diye bir ses geldi, ben sağlamdım, sigortaların atmış olduğunu düşündüm, atmamışlardı. Yalnızca kolumdaki altın zincir kopmuştu. Üzerimden şaşkınlığımı attıktan sonra kendime kızmaya ve ağlamaya başladım. Ben kim oluyordum da Allahın verdiği bedeni yok edecektim, emaneti korumayacaktım. Yaratandan daha mı iyi biliyordum, beni yaşatanın bilgisine saygısızlık ediyordum. Olay beni çok yıktı ama bir o kadar akıllandırdı. Ölümün kolay olmadığını bir kez daha uygulamalı öğrendim. Sonraları böyle zayıf yolları aramayı hiç düşünmedim. Kafama kendim tarafımdan vura, vura öğrendiğim en acı dersti. Şimdi yazarken cehaletime gülüyorum. Hastaneye yattım. İlk defa annemin eşliğinde yatıyordum. Ben alışkındım ama o nasıl etkilenecekti. Araştırmalar yapıldı, AVASKÜLER NEKROZA. Ortopedi doktorları hemen ameliyat edelim düşüncesindeler, TOTAL KALÇA PROTEZİ takılması gerekiyor. Beni neredeyse sıkboğaz ediyorlardı. Yemek yiyeceğim, başımda ortopedi, sabah kalkıyorum ortopedi. Ameliyatı çok kolay anlatıyorlar, kısa sürede iyileşeceğim, oturup kalkabileceğim, her şeyimi kendim yapabileceğim gibi. Doktorumla konuştum, sıkıntılarımı dile getirdim ve ameliyatı erteleyerek taburcu oldum. Ağrılarım artarak devam ediyordu. Geceleri çoğu zaman uyumuyordum. Ağrı kesici fitil koyarsam rahatlıyordum. Elli yedi kg. dım. Kilo vermemin iyi olacağı söylendi ve altı kg. verdim. O kışı sonraki yıla göre nispeten rahat geçirdim. 1998 yılının ikinci yarısından sonra hareketlerim zorlanmaya başladı. Bacaklarım kalça ekleminden tutuldu, oturduğum sandalye yükseltildi, En kötüsü birisin omzuna dayanmadan yürüyemiyordum. Annemin sağ omuzu çökmüştü, ağrısı vardı ama bana hiç ses etmedi. Merdiven çıkarken kardeşim kucaklıyordu. Neredeyse bir yıla yakın kardeşlerimde dâhil misafirliğe gitmedim. Bir defasında bankaya gitmem gerekiyordu, kardeşim arabayı yolun karşısına koymak zorunda kaldı. Benim caddeyi geçebilmem mümkün değildi ve kardeşim bebek gibi kucaklayarak geçirmişti. Bütün bu ağrılara rağmen moralim çok iyiydi. Bir kenara oturup, yaşamın getirilerini beklemiyordum artık. Kumaşlar alıyor kendime bluz ve pantolonlar dikiyordum. Yaşamım boyunca güzel giyinmeyi sevmişimdir, öncelerden beri dikiş dikerken kalıplar üzerinde oynuyor ve model değiştirirdim. Giydiğim kıyafetlerde mutlaka kendime özel çizgiler olsun isterdim. Dikişi kendi kendime öğrenmiştim ve ilk kıyafeti on altı yaşımda diktim. Yalnız kendime değil, arkadaşıma, ablama, kardeşime dikiyordum. Şimdi daha yavaş ve uzun süreli dikiyordum ve küçücük makas kullanıyordum. Aradaki fark bu kadardı. On yıl aradan sonra bunu yapabileceğimi sanmazdım ama beyin depoladığı bilgiyi gerektiği zaman kişiye sunuyordu. Bunun yanı sıra kumaş boyuyordum. Küçük tablolar, masa örtüleri, bluzlarımı boyadım. Etamin kumaşlar aldım kanaviçe el işleri yaptım. Yaz ayları kolay geçiyordu her zaman, kış mevsimini, uzun kış gecelerini geçirmek zordu ama ben anlattığım aktivitemle bu sorunu da çözümlemiştim. Yeter ki kişinin yüreğinde yaşam sevinci olsun, inadına yaşayacağım diyebilsin, gerisi kendiliğinden geliyor. Doktorum ameliyat günümü aldırmıştı, ani haber beni panik etti. Kış mevsimiydi dışarıya çıkamıyordum. Bulunduğum yerdeki sağlık ocağı doktorunu telefonla aradım ve durumu anlattım. Ameliyat sonrası çok daha iyi olacağımı, eğer ameliyat olmazsam olumsuzlukların beklediğini, korkularımın gereksiz olduğunu anlattı ve çok rahatladım. Doktorum birkaç ay sonra ameliyatımın çok riskli olduğunu, istemezsem ameliyat olmayabileceğimi söyleyinceye kadar. Konuşmayı yaptığımda evde yalnızdım. İçimden bir şeyler koptu ve gitti. Hiç kimseye bu konudan söz etmedim. Yüreğimden kopan her neyse bir daha geriye gelmedi. Eklemim avasküler nekroza olduktan sonra, yeniden özel araçla yolculuk ettim. Kardeşim işlerini bırakıyor ve bizimle hastanelere koşturuyordu. Ameliyat randevu zamanı geldi, ortopediye yatırıldım. Ameliyatı yapacak olan doktorumla ilk defa karşılaşıyordum. Korkularımdan söz ettim. Kendisinin de korktuğunu, sklerodermada yapılacak ilk TKP(Total Kalça Protezi) ameliyatı olduğunu belirtti. Tetkiklerim yapıldı, sonuçlar bekleniyordu, romotolog doktorumun yanına gittik annemle ve bana ameliyat riskinden yeniden söz etti. Annem bir an ne yapacağını şaşırdı hiç ses çıkaramadı, yüzünün sararmış olduğun anımsıyorum. Ben önceden hazırlamıştım kendimi, hocam buradan geriye gidecek halim yok, böyle yaşamaktansa riski göze almam daha iyidir dedim. Sonra halimi görüyor olduğunu, bazı şeyleri göze almam gerektiğini söyleyerek annemi sakinleştirdim. Ameliyat sonrası neyle yürüyebileceğimin planları yapılıyordu. Benim ellerim normal olmadığından özel değnek yapılması gerekiyordu. Fizyoterapistlerle beraber çiziyorduk bir şeyler. Ameliyat ekibinde yer alan hocalardan birisi vizit geziyordu. Hocam değneğin nasıl olacağına karar veremedim, şu olur mu diye çizimi gösterdim. ‘’ooohhh ohhhh, bizim seni yataktan kaldıracağımız bile belli değil, ne değneği’’ dedi. Bu tip sözleri duymaya alışkın olmama rağmen, bir hocanın ağzından duymak bana zor geldi. Hiç yanıt vermedim. Merak etmişimdir, sonraları karşılaştığımızda beni yürüyor görünce neler hissetmişti. Benim kullanabileceğim iki değnek yapıldı. Ameliyat zamanı gelmişti, hazırdım ve benim için anlamlı olduğuna inandığım bazı duygularımı kaleme alıyordum. Yalnız kendimi ölüme yakın hissetmiyordum, ölüm seçeneklerimde yoktu. Ameliyat gününün öncesi akşam rahattım. Hemşire yinede bana 5 mg. sakinleştirici vermişti. Geceyi rahat geçirdim ve uyudum. Sabah ilk ameliyata ben alınacaktım. Ağabeyim, kardeşim, yeğenim, kuzenim, annem yanımdaydılar. Ameliyat sedyesi gelince heyecanlandım, panikledim. Ameliyathanenin kapısına kadar bana eşlik ettiler. İçeriye girince doktorumu görmek beni rahatlattı. Tüm işlemler benim uyutulmamdan sonra yapıldı ve böyle olunca rahat uyudum, rahat ayıldım. Ameliyatım iyi geçmişti, sonucu hep beraber bekleyecektik. Odaya geldiğimde çok acım ve kanamam vardı. Gözlerim kapalıydı ama seslerden doktor ve hemşireleri tanıyor, isimleri söyleyerek yardım istiyordum. Daha bilincimin açılmadığını, öylesine konuştuğumu söylüyorlardı. Benim her iki kalçamda sorunlu olduğundan, kendimi kaldıramadığımdan tuvalet sorunum oluyordu. Aslında yatak hastanın kullanımına uygun yapılmıştı. Anneme yardım için kardeşim ve ağabeyim birkaç gün kaldılar. Bu iş yalnız başarılacak gibi değildi. Ameliyatın ertesi günü yürüttüler, ben yürüteç kullanamadım. İlk gün kişi destekli daha sonraları değnekle yürüdüm. Durum iyiydi, hiçbir olumsuzluk yoktu. Onuncu gün taburcu olmam uygun göründü. Romotolog doktorum fizik tedavi alabileceğim yer ayarlanmadan çıkmama izin vermedi ve eve gelebilecek fizik tedavi uzmanı bulunmuştu. Gidebileceğim ve beş hafta sonra kontrole gelmem söylendi. Ambulansla yola çıktık, sürekli yatmak kemiklerime ağrı veriyordu. Arada bir mola verdirttim, hava çok güzeldi ve baharın güzellikleri önüme seriyordu. Altı saatlik yolculuğumuz bitmiş, eve gelmiştik. Dört kat merdiven çıkmamız gerekiyordu, kişinin çok olması kolaylık getirecekti. Beş kişi beni sedyeyle çıkardı ve yatağıma yatırdılar. Tavana çakılmış halkaya ip bağlandı tutunmam için. Ertesi gün fizik tedavi uzmanı geldi, hareketlere başladık. Benim kaslarımın tutuk olması işi zorlaştırıyordu. Bazen öyle zorluyordu ki, bağırıyordum. Benim acıya verdiğim her tepkide,’’şimdi kızıyorsun, ilerde bana dua edeceksin’’ diyordu terapist. Gerçekten tüm zorluklara rağmen gidişat iyiydi. Yedi mayısta ameliyat olmuştum, bir temmuzda kontrole gittiğimde doktorlarım çok şaşırmışlardı. Normal insanlardan daha önce ve daha iyi tedavi olmuştum. Öncelikle fizik tedavi almam için ısrar eden doktorum, sonra bana bunu sağlayan kardeşimdi güzel günlere erişmemi sağlayan. Ameliyat sonrası ilk 5 hafta, ilk üç ay ve ilk 6 ay önemlidir. Kasların protezi kavraması, yanlış hareket yapmamak, düşmemek gerekiyor. Yani çok dikkatli olmak gerek. Yürüyüşlerde yorulduğumuz yer sınırdır, ayakta uzun süre dikelerek beklememek, protez takılırken doktorlar doksan derece açı veriyorlar, bunu zorlamamak gibi dikkat edilmesi gereken davranışlar var. Benim ilk protezim 110 derece yapabiliyor. Üç ay sonunda yeni film gönderdim, sonuç iyiydi. Altı ay sonrası kontrole gittim, gerek romatoloji gerekse ortopedi açısından gelişmeler olumluydu. Kışın yağmurda, karda sokağa çıkmamalıydım. Düşmek riskim önlenmeliydi. Tabi karanlıkta ve bilmediğim yollarda yürürken de dikkat etmeliydim ve sağ kalça protez zamanımı beklemeye başladım. 2000 yılının mayıs ayında ikinci ameliyat için hastaneye yattım. Ameliyat öncesi işlemler yeniden yapıldı. Bu defa doktorlarım rahattı ama ben değildim. İçimde bir huzursuzluk vardı. Ameliyat gününden önce ağabeyim gelmişti. Benim moralimi yükseltmeye çalışıyor, espriler yapıyordu ama çok faydalı olmuyordu. Diğer erkek kardeşim(yazı içerisinde kısaca kardeşim dediğim) sabah erkenden gelecekti. Gece uykusuz yola çıkmasını istemedik ve acele etmeden daha sonra gelmesini söyledik. Böyle olduğu halde sedyede giderken benim gözlerim kardeşimi arıyordu. Ameliyathane kapısı kapanırken bile son anda yetişecek diye bekliyordum. Demek ki güç alacaktım ondan Oysa ağabeyim ameliyathaneye giderken bana eşlik etmişti. (Bu duygularımı ilk defa açıyorum). Ameliyathanede ben uyumadan damar yolunu açtılar. Damarlarım zor bulunduğu için boyundan girdiler. Bağırıyorum, boynumu deldiniz, acıttınız vs. Bağıra, bağıra uyudum aynı şekilde uyandım. Önceki ameliyatıma göre acım fazlaydı. Hastalar genellikle ikinci ameliyatın ağır geçtiğinden şikâyet ederlermiş. Benim durumumda öylemiydi bilmiyorum. O üç gün odama gelen herkesten rahatsız oldum. Doğrudan rahatsızlığımı dile getiremedim. Kardeşlerim yardım için yine annemin yanımdaydılar. Ama bu defa kendimiz işlerimizi halledebiliyorduk. Diğer bacağımın çalışıyor olması, kolaylık getirmişti bize. Annem ellerini açmış Allaha şükretmişti. Biz yalnız kalabilirdik artık. Kaldıkta, ameliyatın altıncı günü embol attı. Reomakrodeks içerisinde anjiodel ampul katılarak serum başlandı. On gün serum aldım, fayda gösterdi. Bir zararı oldu, hastanede uzun yatmak zorunda kaldım ve fizik tedaviye geç başlandı. Sağ bacağımın eklemi sol bacağım kadar iyi çalışmadı, protez açısı doksan dereceye zor geliyor. Eve gidişimiz ve fizik tedavi uygulamalarımız öncekinin aynısı oldu. Şunu çok iyi anımsıyorum, eve geldiğimizin on beşinci günü bankaya gittim, dönüşümde berbere uğramıştım. Ailem şaşırmıştı ve sevinmişti. Ameliyattan iki buçuk ay sonra düştüm. Protezlerim çıktı, yeniden ameliyata gideceğim diye düşündüm. Sağlık ocağında on üç dikiş attılar ve protez filmimi doktoruma gönderdik. Protezler hasarsızdı ama her durumda düşmemin iyi olmadığı söylendi. Değneksiz yürüyebiliyordum. Uzun yürüyüşler için ve karşımdan gelen insanların bana çarpmalarını önlesin diye değnek kullanıyordum. Doktorum Prof. Dr. Mazhar Tokgözoğlu’na ne çok dualar ettim Protezlerimle yeni bacaklara ve dolayısıyla özgürlüğüme kavuşmuştum. Her gün sabah yaklaşık üç, dört km. yürüyüş yapıyorduk. 2005 yılına kadar her şey düzgün ve gelişerek gitti. Kendimi çok sağlıklı hissediyordum. Her yere kendim gidiyor, her işimi yapıyordum. Hatta gücüm ölçüsünde başkalarına bile yardım ediyordum. Bu beni mutlu ediyordu. İnsan hep kendisi alırken, karşıya verebilir duruma gelmesi tarifsiz hoşluk veriyor. 2005 yılı aileme yeni bir hastanın katıldığı yıl oldu. Kendimi tamamıyla bıraktım ve ona yoğunlaştım. Bizim hastalıklarımızda üzüntü, sıkıntı tetikleyici oluyor. Bende oldu ama görmezden gelmeyi seçtim. Ağustos ayında parmağımda yara çıktı, doktorlara gittim ilaç veriyorlar kapanmıyor. Ekim ayında kontrolde ortopedi doktorum yara kabuklarını temizledi, kemikte yara dedi. Kendi doktorum gördü ve çözümün yeni piyasaya çıkan ilomedin tedavisi olduğun söyledi. Ayda beş ilomedinle tedaviye başladık. Ben Ankara’da değildim. İstanbul’ da takip ettirecektim yarayı. Cerrahpaşa hastanesinde uzman doktora durumu ilettim, hocaya sorarak olur verdi. Ayda bir ilaç almanın dışında arada gidiyorum, doktorum yaranın durumunu soruyor değerlendirir misiniz diyorum, yanıt değişiklik yok oluyor. Akıntı var yarada ama ben olayı kavrayamadım. Birde tabi doktorlara güveniyorum. Ocak ayı yaradan merhem gibi iltihap akıyor. Sağlık ocağında pratisyen doktor olayın ciddiyetini ve doktorumla iletişim kurmamı istedi. O gün acil olarak hastaneme gittim. Dâhiliyede boş yatak yoktu, doktorlar bayram tatiline gidiyorlar bir haftalık. Her şey karma karışıktı. Enfeksiyon doktoru konsültasyona geldi ve bu parmak ampüte edilir dedi. Ben o an çok kötü oldum, psikolojim çok ciddi anlamda kötüleşiyordu. Beni hastaneye götüren yeğenim, yalnız bırakıp dönmeye cesaret edemedi. O denli iyi değildim. Günde dört defa i.v. şeklinde verilen antibiyotikler başladı. Geç kalınmıştı, kemiğe iltihap geçmeden önlem alınmalıydı. On beş gün diye başlayan tedavim sürekli uzuyordu. Kış mevsimi dışarıya çıkamıyorum, banyo yapamıyorum, çoraplarımı giyip çıkaramıyorum, üstümü değişirken yardım alıyorum… Bu koşullarda iki ay yattım. Psikiyatrist istedim, depresyon tanısı koydular. Doktorum her akşam giderken bana uğruyor, destek olmaya çalışıyordu. Beni ilk kez bu şekilde görmüştü ve şaşırmıştı. Dayanacak halim kalmadı, enfeksiyon bölümü izin verince gece saat 21:30‘ da çıktım. Beni ilaçlara devam etmem koşuluyla göndermişti romatoloji. Annem kapıda beni görünce şaşırdı, heyecanlandı. Konuşmalarım bozulmuştu, tümceleri başlıyor, bitiremiyordum. İşin kötüsü iyileşmeden gelmiş olmama anlam veremiyorlardı. İyileşmemi beklersem ben, ben olmaktan çıkacaktım. Evde aynaya baktığımda benden on yaş büyük ben vardım. Acilen yardıma gereksinimim vardı. Yeni hastaneye gittim damar açamadılar ve üniversite hastanesine gönderecekler. Kabul etmedim, ben Hacettepe’den kaçmışım, gider miyim? İki gün evde dinlenmemi, yeniden deneneceğini söylediler ve eve geldik. Acilen psikiyatri profesöründen randevu aldık, gittik. Neler olduğunu sordu, bende ruhum bedenimi taşımıyor yanıtını verdim. Beden ruhu taşısa nasıl olur sorusu geldi, bende olamaz dedim. Konuşmamız sonunda ilaçlar verdi ve yirmi iki yıldır psişik yapım sağlam gittiyse yakında düzeleceğimi söyledi ve yeniden gitmem için randevu verdi. Pazartesi günü hastaneye yeniden gittik, damar yolum açıldı. Daha önce durumumu anlatmıştım, bana tek kişilik, deniz kıyısında, ortamı çok güzel bir oda verdiler. Küçücük hastane hastanın ruhsal durumunu dikkate alarak kolaylıklar sağlamıştı ve kocaman olmuştu.. Hastalığım boyunca öncelikle akrabam olan doktorlar bana hep destek verdiler, gücümü kaybetmemem için ellerinden geleni esirgemediler. Asla haklarını ödeyemem ve benim en kötü zamanımda yanımda olmuşlardır (Buradan Dr. Ülviye Yiğit, Dr. Namık Yiğit, Dr. Şenel Akgöz'e çok teşekkür ederim. Beni hep kucakladılar, desteklediler. Sizi seviyorum). İlaçlarımı alıyor, her ay kendi hastaneme kontrole gidiyordum. Yaşamının500 günü hastanede geçmişti, bunların 186 günü 2006 yılında geçirmiştim. Bu şekilde eylül ayına girdik, tek çözüm parmağın ampüte edilmesiydi. Ameliyatı geçirdim, damar yoluyla antibiyotik tedavisi uygulandı. Otuz sekiz gün sonra taburcu edildim. Elimin önceden akıntı olan bölümü dışında yarası kapandı. İki ay sonra lokal anesteziyle yeniden açılıp, kist alındı. Patoloji sonucu İnküzyon kistiydi çıktı. Acı tam geçmiyor, yara aynı yerden kapanmıyordu. Eylül(genel anestezi), kasım, ocak, mart(lokal anestezi) açıldı, sonuç aynı. Haziran ayı genel anesteziyle yeniden ameliyat oldum. Her şey çok güzel geçti. Dikişler alındı, tam olayı bitirdik diye düşündüm; enfeksiyon çıktı ve kültür sonucu hastane mikrobu. O yönde onarıcı tedaviler başlandı, on beş gün iyiydi, enfeksiyon yeniledi. Yeniden hastaneye gidiş ve kültür, sonuç aynı. Olay şuydu: Sklerodermada damarlar daralıyor ama uç noktalara doğru daralmalar artıyor. Durum böyle olunca besleme yetersiz geliyor ve ilaç istenilen yere ulaşmıyor. Skleroderma böyle bir hastalık; Ne yapacağı, neler geliştireceği, neleri yaşacağınızı hiç bilemezsiniz. Gelgitler, yaşadıklarınız, acılar sizi yorar, doktorlarınıza isyan edersiniz, koskoca hastane çaresiz mi kalır dersiniz, diyecekler çoktur. Aslında konunun en iyi doktorlarıdır takip eden sizi ama yorgunluk ve aynı şeyleri yaşamak bunları görmezlikten gelmenize neden olur. Hasta haklıdır acılar yaşadığından, bilinmezliklerin vurgunundan. Hoca haklıdır elinden gelenin bile fazlasını yapmıştır ve hatta olaydan sonuç alamamaktan hoşnutsuzdur. Bunları bende biliyorum, hocalarımda. Tıpta sihirli değnek olsa her insana dokundurulurdu. Yinede doktorlarıma sitem eder, söylenirim. Sağ olsunlar bana sabırlı davranıyorlar. Artık hastane, ameliyat sözünü duymak bile istemiyorum. Bu son tedavi iyi yanıt verecek görünüyor, inşallah umut ettiğim gibi olur. Öyle olursa iki yılı bitirmiş bir acım son bulacak ve bende yorgunluğumu gidermeye çalışacağım. Şimdi durum, tek değnek kullanarak dışarıya çıkıyorum, iniş çıkışları olsa da ruhum kısa sürede iyileşti ve işlerimi kendim yapabiliyorum. Raporlu tanılarım: Skleroderma, Sjogren sendromu, HT. , Peptik Ülser, Periferik Arter Hast. , Raynaud Fenomeni, Avasküler Nekroza, Osteoporoz, Osteomelit. Kortizon, damar açıcı ilaçlar, HT. İlaçları, mide koruyucu ilaçları, kemik ilaçlar, göz ilaçları, B 12 vitamin, folik asit, ilomedin kullanıyorum. Görüşmek üzere 28.11.2007/İki gün önce elimdeki enfeksiyonun bittiğini ve iyileşmenin hızlanacağı söylendi. Üç buçuk yıldır duyduğum en güzel sözdü. Doktoruma sarılabilirdim. İçimden hoplamak, zıplamak geldi. Çok sevindim. Hastaneden çıktığım zaman sevincimi paylaşmak istedim ve kimse yoktu... Bana bu mutluluğu yaşatan hocam sayın Prof.Dr.Murat Akova'ya çok teşekkür ederim.
Merhabalar, Son durumumu yazacak, yazıyı güncelliyecek zamanım olmadı. En kısa zamanda bunu yapmak istiyorum. Kendimdeki ruhsal ve bedensel iyileşmeyi sizlere aktarmak istiyorum ve bunu yapmam da gerekli. Sevgilerimle Son durumumu yazmaya yine zaman ayıramadım. Nihayet ellerimde kapanmayan yara % 80 kapandı. İyileşme müthiş. Zorlu, aclı, boıl ameliyatlı iki yıl geçirdik hocalarımla. Ameliyat masasında bile dostluk, arkadaşlık muhabbetini esirgemeden beni sakinleştiren, hırçınlıklarımı görmezden gelen; Saygıdeğer hocam Doç.Dr. Gürsel Leblebicioğluna çok teşekkür ediyorum. Ben acılardayım ve yanımda hep doktorlarım oldu. Onlara ağladım, onlara güldüm. Bunun için bazılarının omuzunu bile kullandım. Tedavimi götüren doktorlarımı ve ekiplerini seviyorum. Onlarında beni sevdiğini bilmekten da hoşnutum. İyiki sizlere rastladım...
20.07.2008
|
|
|